İrfan
Teyzesi bir kez daha çığlık çığlığa banyo tarafına koşuyordu. Daha gün yeni başlamıştı ve bu üçüncü olmuştu. “ Ya Abla bir şey sözle şu canavara. Yeter artık bıktırdı beni” Koca kafalı iri gözlü, tombul yanaklı iki dişli tatlı gülüşlü. Şirin mi şirin, huysuz mu huysuz… Yine ağzına tıkıştırılan onca yiyeceği biriktirip, biriktirip teyzesinin üzerine doğru yanardağ gibi püskürtmüştü. Bundan ilginç bir zevk alıyordu yumurcak. Daha parmağının sızısı geçmeden aldığı bu üçüncü mağlubiyet Zeynep için hezimet olmuştu. Bir daha yenilgiyi kaldıramazdı “Muharebeye planlı hazırlanmalıyım” diye düşündü.
Bu mücâdelenin adil olmadığı her hâlinden belliydi. Düşman gizli psikolojik silahlarla donatılmıştı. Küçük Afacan, minik parmaklarıyla yemek tabağını ele geçirmiş zafer çılgınlığıyla etrafa saçarken onu durdurabilmek için elinden hiçbir şey gelmiyordu. Yumurcağın acizliğinin içine öyle sihirli bir kuvvet gizlenmişti ki, ona hiddet göstermeye yeltenen kim olursa olsun sanki onu görünce zihni ele geçiriliyor ve minik simasından çıkan gizli: “Bana şefkat göster. Bana merhamet et!” telkinatıyla ona teslim olup emri altına giriyordu. O da telepatik şefkat dalgalarıyla zihinlerini ele geçirdiği yeni kurbanlarını hizmetkârları arasına katarak keyfince eziyet ediyordu.
Banyoda yıkandı, temizlendi, sonra usul usul sezdirmeden salon kapısının kenarından düşmanını süzdü. Evet, düşündüğü gibi… Galibiyet sarhoşluğuyla sütlü bisküviler bilgisayar masasına kadar saçılmış, tabak ters çevrilmiş ve kaşıkla arkasında zafer tamtamları çalınıyor. İçeride yalnız, tam gafil avlanabilecek vakit. Şöyle kulağının ucundan bir yapışsam mı diye içinden geçirdi; ama işe yaramayacaktı. Ufacık bir feryadı ablası gibi cebbar fedaileri başına dikmeye yeterliydi. Hele bir de feryadına birkaç damla gözyaşı karıştırıverse seyreyle manzarayı. Bırak annesini bütün apartmanı etrafında muhafız ettirir hepsine nizamiye nöbeti tuttururdu.
Ne yapacaksa dost görünerek, hileyle yapmalıydı. Ama bu da ona üç metreden fazla yaklaşmak demek oluyordu ki onun etki alanına girip şuurunu kaybetme tehlikesi kuvvetli. Nitekim çok defa da böyle olmuştu. O tombul yanaklara bakmaması gerekiyordu. Ya o minik eller ve o küçük parmaklı ayaklar! Onun telepatik şefkat dalgalarından kurtulmak için ona ait hiçbir şeyi görmemesi gerekiyordu. Birden aklına bir fikir geldi ablasının pardösüsünü aldığı gibi ufaklığın üzerine attı. Ardından bir çağırtı, bir bağırtı… Ablası elleri köpükler içinde telaşla içeri dalıverdi.
- Bir şey yok oyun oynuyorduk abla.
- Başlarım şimdi ablandan cadaloz. Ne istedin yavrucaktan baksana nasıl da korkmuş. Şimdi terliği elime alırsam sana oyunu gösteririm.
Görüntüyü hâlletmişti ama sesi çıkacağını hiç hesaba katmamıştı. Bu defaki yenilgi öncekinden de ağır oldu. Ablasına küstü, odaya kapandı. Önce yüzükoyun kendini yatağa attı, ayaklarıyla yastığı tekmeledi. Sonra başını yastığın altına sokarak avazı çıktığı kadar bağırdı, fakat bunlar onu yatıştırmaya yetmemişti. Bir gözü hep kapıdaydı, ablasının gelip özür dilemesini bekliyordu.
Beklemek içindeki huzursuz kaşıntıyı iyice arttırdı. Kalkıp odanın içinde bir sağa, bir sola volta atmaya başladı. Ablası gelecekti ve özür dileyecekti. Bu kadar büyütülüp bağırmaya değecek bir şey yoktu, boş yere kalbini kırmıştı. Şu anda içeride pişmanlıktan kavruluyor olmalıydı. “Gelmesi an meselesi!” diye düşündü. Tam bir saat kapının aralanacağı ümidiyle bekledi, fakat kimsenin geleceği yoktu. İçini karanlık bir his kapladı, gözleri dolu dolu oldu, artık sevilmediği hissine kapılmıştı.
Uyumak için yorganı kafasına çekti. Etraftaki sesleri dinliyordu. Tık tık tık sesleriyle odaya yaklaşan terlikleri fark etti. Kafasını yorgandan çıkartıp kulak kesildi. Gelmiş olabilir miydi? Hemen ciddi ve somurtkan bir tavır almalıydı. Uzunca bekledi ama kapı açılmadı, sonra sesler arkasında sürüdüğü bir tıkırtıyla tekrar uzaklaşmaya başladı. Ablası elektrikli süpürgeyi almaya gelmişti. Bütün hevesi kursağında kaldı. Gerçekten yıkılmıştı gururunu yenip ablasının yanına gitmeye karar verdi. Hem böylece asık suratını ona gösterip onu da üzmenin ve vicdan azabı çektirmenin bir yolunu bulabilirdi. Kapıyı, duyulmaması için, iyice ileriye bastırarak açtı. Masum kedi yavruları gibi duvara sürtüne sürtüne mutfağın girişine kadar geldi. Ablası onu fark etmişti ama görmezden geliyordu. Mutfak kapısının kenarından ablasına seslendi:
- Yardım edeyim mi?
- Ne oldu gene mi bir şey isteyeceksin?
- Sana da iyilik yaramıyor hemen bir kulp takıyorsun.
- Senin karşılıksız iyilik etmen pek görüldük şey değil ama bakalım altından ne çıkacak.
- Abla neden öyle diyorsun hiç mi iyiliğimi görmedin.
- Gördüm ya görmez miyim? Daha dün iki cam sildim diye yirmi lira para isteyen sen değil miydin?
İçinden bu da işe yaramadı diyerek hayâl kırıklığıyla tekrar odaya doğru yöneldi. Salonun önünden geçiyordu ki; ablasının tüm sevgisini vantuz gibi emerek küçük kız kardeşi saf dışı bırakan minik canavara gözü ilişti. Yine eline geçirdiği oyuncak parçasını ağzına sokmuş kendine masum bebek süsü vermeye çalışıyordu. “Zaten ne bulsa ağzına sokar” diye söylendi. Arkasını dönecekti ki İrfanın elindeki nesneye gözü ilişti. Bu onun nice zahmetlerle aldırdığı kameralı telefonu değil miydi?
O an kan beynine sıçradı. Telefonun her yanı diş izi olmuştu. Kapının önünde dondu kaldı., sonra iki dizinin üzerine çöküp: “Abla!” diye bağırdı. Onun bu hâli İrfan’ı biraz daha keyiflendirmişti. Çocuk kıkır kıkır oldu. Bir yandan salyalar içinde telefonu dişliyor, bir yandan da etrafa çığlıklarla karışık gülücükler saçıyordu. Tüm cesaretini toplayıp telefonunu almak için hareketlendiğinde ise İrfan son noktayı koydu.. O yetişemeden telefon çoktan tavana doğru yükselişe geçmişti bile. O canım teknoloji harikası Zeynep’in gözleri önünde önce duvara, sonra da sert zemine çarparak darmadağın oldu. İmdat isteyen mâsum bakışlarla ablasının yüzüne bakakaldı. Fakat ablasının cevabı sade ve basitti: “Sana kim dedi çocuğun eline ver diye?”
Bu defa gerçekten sinirlenmişti. Kaçıp eve dönmeyi düşündü. Ama eniştesi o daha terminale varmadan onu yolda yakalayıp getirmenin bir yolunu bulurdu. O zaman telefon edeyim gelip beni alsınlar diye düşündü fakat Ablası babasını aramasına izin vermezdi. Oldu da verdi diyelim, ablası hemen ardından telefon edecek ve bütün olan biteni naz yapan bir çocuğun kaprisleri olarak anlatıp evde de ayıplanmasına sebep olacaktı. Ama bu defa gerçekten sinirlenmişti. “Beş oldu, beş. Beş sıfır! Yeter artık!” diye bağırarak odanın kapısını hızlıca vurup kendini içeri kapattı. Ablası neden beş diye söylendiğini anlamamıştı. İçinden “Genç işte” diye geçirerek mutfağa döndü.
Zeynep yeniden kapandığı odada yarım saat kadar derin düşüncelere daldı. Her şeyin sebebi içerideki küçük yaratık diye düşündü. Hayâlinde çizgi filmlerden fırlamış, doğaüstü güçlerle etrafındakilerin sevgisini sömüren antenli ufak yeşil yaratıklar belirmişti. Kendi kendine gülümsedi. Onu alt etmenin bir yolu olmalıydı. Düşünürken aklına parlak bir fikir gelmişti. Evet, biraz gaddarcaydı ama bunca hezimetin intikamı ancak böyle alınabilirdi. Gizlice üzerini giyindi. Mutfağın kapısında bir görünüp bir kaybolmuştu. Ablasının nereye sorusunu merdiven boşluğundan “Dönerim şimdi!” diye bağırarak cevapladı. Ablası telaşlanmıştı kız evden öyle hızlı çıkmıştı ki kapıyı bile kapatmamıştı.
Ablası salona geçip perdeyi sıyırarak arkasından baktı. Caddenin karşısındaki markete doğru koşuyordu. Zeynep telaşlı adımlarla marketten içeriye girdi. Keskin bakışlarla oyuncak reyonunun raflarını süzüyordu. Yüzünde sinsi bir ifâde belirdi, derinden bir “Evet!” dedi. Aradığını bulmuştu. İrfanın dün alınsın diye marketi birbirine kattığı ama eniştesinin fiyatı yüzünden almadığı kırmızı robot, yıldız savaşlarından çıkmış gibi dim dik önünde duruyordu. Önce ceplerini kontrol etti. O kadar parası çıkışmıyordu. İstemeye istemeye babasının bilet için verdiği parayı da üzerine ekledi. Ne de olsa ablası ondan bıkınca yollamanın bir yolunu bulurdu. Parayı kasaya ödeyerek marketten ayrıldı.
Ağır adımlarla eve ilerlerken bir yandan da intikamın sinsi planını yapıyordu. Düşüncesi bile ona öyle büyük haz veriyordu ki yolda kendi kendine gülümsüyor, dişlerini gacırdatıp elini ovuşturuyordu. Bir ara komşuların garip bakışlarından komik göründüğünü fark etti. Kendini Red Kit’in çizgi filmindeki cenaze levazımatçısına benzetmişti. Omzunda kel bir akbaba Kısa boylu ihtiyar ve çirkin bir adam. Nerede bir çatışma görse “yine işler açıldı” diye sevinen alçalmış bir vicdan. Acaba bu kötü fikirleri bana şeytan mı veriyor, diye düşündü. Sonra nedense bu düşünceden vazgeçti.
Sabahtan beri art arda gelen beş yenilgiyi düşünüp hırslanmak ona daha kolay ve lezzetli gelmişti. Eve vardığında ablasının cevap istemeksizin peş peşe sorduğu soruları tüm hatlarıyla asılmış bir yüz ve çatılmış iki kaşla cevapladı. Ablasının gözü elindeki poşete ilişmişti sakince “O ne?”diye sordu.
- Robot.
- Nereden geldi?
- Çin’den gelmiştir herhâlde. Ne bileyim ben ithâl etmedim ki.
- Küçük cadı sen kiminle dalga geçiyorsun. Parayı nereden buldun diye soruyorum.
- Babam vermişti.
- E...
- Ben de İrfana oyuncak aldım işte dahası yok.
- İyi de nereden esti?
- Bir defa da teşekkür ettiğini duysam gözlerim yaşaracak. Dedim ya sana iyilik yaramıyor.
Ablası çok şaşırmıştı ama daha fazla da üzerine gitmek istemedi. Beraberce kutusunu açıp pillerini taktılar. İrfan yürüyen, konuşan ve ışıklar saçan bu teknoloji harikasını görünce sevinçten çığlına döndü. Onun mutluluğu ablasını da çok sevindirmişti. Bu mesut manzarayı görmek Zeynep’i neredeyse emelinden vazgeçirecekti ama inat ve intikam hisleri galip geldi. Kanepeye oturmuş uzaktan İrfanı izliyordu. Oyuncağı ne kadar da sevmişti. Ona iyice alışmasını bekledi. Ablası da mutfağa geri dönmüştü.
Usulca yerinden kalktı. Vestiyerdeki dolabın çekmecesinden büyük çekici alıp sezdirmeden tekrar salona döndü. İrfanın yanına oturup oyuncağa elini uzattı. İrfan kolundan sıkı sıkı yapışmış vermek istemiyordu. Önce dikkatini dağıtmaya çalıştı ama çocuğun gözü robottan başka bir şey görmüyordu. Baktı ki olmayacak zorla elinden çekti aldı. Çocuk çığlıklar içinde bağırıp tepiniyordu. Zeynep fazla vakti olmadığını bildiğinden hemen olanca kuvvetiyle çekici robotun kafasına indirdi. Hoşuna gitmişti. Tadını alınca gerisini çılgınlar gibi parçaladı. Dakikalarca vurdu, vurdu. İrfanın çığlıkları sokağı yankılandırırken Zeynep intikam lezzetinden kendinden geçmiş bir şekilde ayaklarını uzatarak yığılıp kalmıştı. Öyle rahatlamıştı ki içinden: “Verdiğim bütün paraya değdi.” dedi.
Gözlerini açtığında ablasının kızgınlıktan kıpkırmızı olmuş suratını tepesinde buldu. İrfanı kucağına almış susturmaya çalışıyordu. Ama çocuk o kadar kötü etkilenmişti ki akşama kadar susmayacak gibi ağlıyor kendisini annesinin kucağından atmaya çalışıyordu. Çocuk böyle yarım saat kadar şiddetli feryat ettikten sonra bitap düşüp annesinin omzunda uyuya kaldı. Zeynep odaya çekilmişti. Bu defa ablasının kesin gelmesi gerekiyordu. Zeynep Kendini her şeye hazır etmişti. Ablasının söyleyecekleri, kendi vereceği cevaplar hepsi hazırdı. Eşyalarının dışarı atılıp evden, kovulmasına kadar olabilecek en kötü senaryoyu kafasında kurmuştu. Telefon kartı vardı, babasını arayacaktı ve o da arabayla almaya gelecekti. Ne de olsa bir saatlik yol. Biricik kızı için bu zahmete girmeyecek miydi?
Ablasının gelmesi pek uzun sürmedi kapı açıldı ve vakur bir şekilde yatağın köşesine oturdu. İlk cümlesi “Sana bu nasihati ilk ve son defa yapıyorum.” olmuştu. Ablası beklediğinden yumuşak bir giriş yapmıştı. Önce azarlaması, sonra tehdit etmesi sonra da tokat atması gerekiyordu. O da kapının yanında hazırladığı çantasını kapıp kapıdan fırlayacaktı. Olmadı. Artık nasihati sonuna kadar dinlemeye mecburdu. Ablası devam etti:
- Sen bu gün çok tehlikeli bir sırrı keşfettin onu bir daha sakın kullanma.
Zeynep şaşkındı. Herhâlde ablasının geçirdiği şok onun içindeki gizli filozofu açığa çıkarmıştı. İnşallah geçicidir diye düşünüp avanak bakışlarla ablasını süzdü.
- Neymiş o sır abla?
- Tattırıp doyurmamak, sevdirip elinden almak… Bu insanın kaldıramayacağı bir yüktür. Çünkü hayatın anlamını yok eder.
Evet, yaptığı tam da buydu ama hayatın anlamını neden yok ediyordu?
- Ama abla zaten hayatın tabiatı böyle değil midir, niye anlamını yok etsin ki?
- Hayır, asla! Böyle değildir. Elimizden çıkan hiçbir şey yokluğa gitmez. Yaşanılan ve biten her ne varsa emanete alınır. Hepsi ahirette daha güzeliyle telâfi edilir. Yoksa dediğin gibi olsa, insanlar: “Madem elimizden alınacaktı, neden bu dünyaya gelip bu hayatın güzelliklerini gördük. Keşke hiç gelmeseydik” diye ümitsizce ağlarlardı. Bundan dolayı yaşamaktan ve sevmekten korkacaklardı, çünkü hepsi teker teker ellerinden çıkıyor. Yani insanlar ancak her şeyin yeniden verileceği inancıyla ve cennet müjdesiyle huzurlu yaşıyorlar.. Eğer cennet var olmasaydı dünya cehennem olurdu. Yani diyeceğim o ki “Geri veremeye gücün yetmeyen bir şeyi o insanın elinden alma. Yoksa var olmanın anlamını yok edersin.”
Zeynep sevdirip elinden almakla İrfan’a nasıl bir fenalık yaptığını anlamıştı. Vücudunu iliklerine kadar derin bir pişmanlık hissi kapladı. Ablası odadan çıkınca yine derin düşüncelere daldı. Akşama kadar odadan çıkmayarak vaktini kitaplarla geçirdi. Bu arada ablası da boş durmamış, sandığın gizli köşelerinden çıkardığı ihtiyaç akçesiyle marketin yolunu tutmuştu. Neyse ki orada robotun aynısından bir tane daha bulabilmişti.. Akşam yemekten önce ablasıyla eniştesi fısır fısır bir şeyler konuşurken gördü. Kendi hâlinde olmak istiyordu onlara kulak asmadı. Ablası odadan yeni aldığı oyuncağı getirmesini isteyince odaya yöneldi.
Başka zaman olsa “Neden sen getirmiyorsun?” diye çıkışırdı ama bu gün suçluluk hissinden ablasının yüzüne bile bakamıyordu. O, odaya yönelirken ablasının ceplerini kurcaladığını fark etti ama gördüğünü sezdirmedi. Yeni robotu salona getirip doğruca pardösüsünün ceplerini kontrol etmeye gitti. Ardından koridordan bir sevinç çığlığı yükseldi. İçeri girdi ve ablasına sıkıca sarılarak yanaklarından defalarca öptü. Ablası kırılan telefonu yerine çok daha güzel ve pahalı bir model almıştı. Ardından ablasının dudaklarına ufak bir gülümseme düştü ve sessiz bir cümle duyuldu. “Cennet böyle bir şey demek ki.”
Emrah Bilge Merdivan Yağmur Dergisi
Son Tarifler
Son Yazılar
- Hayırlı Cumalar
- Gıybet edeni yanınızda konuşturmayın
- Duydum ki Bizi Bırakmaya Azmediyorsun Etme (Sesli)
- Çocuklarda görülen 5 ve 6. hastalığın belirtileri nelerdir?
- Asırlık nine ile genç torunu namaza nasıl niyet ediyorlarmış?
- Bebek bakıcınız, aileden biri gibi yakın olmalı
- Kalbimizi sağlam tutalım!..
- Her gece ölüyor her sabah diriliyor muyuz?
- Kaç kişinin katilisin?
- Katı kalpleri yumuşatan gözyaşları