






| [KÜRSÜ] "Ben değişmem, ben buyum!" |
|
|
|
"Ben değişmem, ben buyum" diyen kimse hiç değişmez. Çünkü değişmeye niyeti yoktur. "Ben değişmem, ben buyum." sözü bir bakıma doğrudur. İnsanlar hiçbir zaman bütün bütün değişmezler. ffÇok ciddi presten geçseler bile kendi hususiyetlerini hâlâ üzerlerinde barındırırlar. Yani üzümün şırası üzüm şırası olur.. kayısınınki kayısı şırası. Arpanınki de boza olur. Hepsi de sıvıdır, hepsinin ekşi, az buruksu tatları vardır. Birbirine benzerler ama yine de kendilerine ait bazı hususiyetleri vardır. İşte bu söz "herkes kendidir" manasına bir bakıma doğrudur. O kastediliyorsa, bu, insanın ruh haletiyle, psikolojik durumuyla alakalıdır. Fakat, insanlar bütün bütün değişmez de değildir. "Hiç değişmez" derseniz peygamber göndermenin bir anlamı olmadığını da iddia etmiş olursunuz. Çünkü onlar, potansiyel insanı mükemmel insan haline getirmek için gönderilmiştir. İnsanın içindeki bir kısım istidatları ateşleme, fitilleme maksadına matuf gönderilmişlerdir. Onlar, insanları terbiyeye tabi tutarlar. Rehabilite ederler. Böylece sadece dış görünüş itibariyle, zahiren insan görünen fertler hakiki insan haline gelir. Ama herkes kendi istidadı çerçevesinde kalır; kendi kemâlât arşına ulaşır; daha ötesine gidemez. Herkes bir ölçüde yine eskilerin heyüla dedikleri kaderî programa -kaderî çerçeve, kaderî kalıp demek daha uygun- göre şekillenir, ona göre kalır, değişmez ama belli ölçüde işe yarayacak hale gelebilir.
Benim üstümde daha çok mesafe var... Bu durumda yukarıdaki sözü, onu söyleyen insanın durumuna, karakterine, haline göre değerlendirmek lazım. Fakat genel manada "Ben değişmem, mahiyetim bu, Allah beni böyle yaratmış" diyen insan kendine mazeret arıyor demektir ve bu söz katiyen doğru değildir. Ama "herkes kendi karakterinin gereğini ortaya koyar" şeklinde bir anlayışı seslendiriyorsa, bu doğrudur. Şâh-ı Geylani de büyüktür, Muhyiddin ibn-i Arabî de. Hasan Şazeli de büyüktür, İbn Beşiş de. Diğer aktab-ı kiram efendilerimizin hepsi de çok büyüktür. Fakat herkesin mahiyeti bir yere kadar o kimseye yer verir. O şahıs da kendi arş-ı kemâlâtına kadar; kendi varış ipini göğüslediğinden daha ilerisinin olmadığını zannederek, "dahası yok" diyebileceği noktaya kadar yükselir ve öyle der. Ve artık sanır ki onun yükseldiği noktadan daha ileri giden olmamıştır. Dava-yı nübüvvetin vârisleri belli ölçüde payelerini bilirler; çünkü onlar pek çoğu itibariyle, mahviyete kilitlendiklerinden dolayı "Benim üstümde daha çok mesafe var." derler. Onlar hakkında ikram-ı ilahî ve ihsan-ı ilahî, Allah'ın nasip ettiği pek çok lütfu gizli tutması, ikramları ketmetmesi şeklinde tecelli ettiğinden; şu zamanda yaşayan bir arkadaşımızı Şah-ı Geylanî'nin yanına koysalar, Efendimiz'in huzurunda aynı rahle-i tedriste oturtsalar, yine o der ki "Benim önümde çok yol var; ben yolun başındayım." O hep mebdei (başlangıcı) görür. Allah onu Münteha' (neticede varılan son nokta) ya muttalî kılmaz. Hatta bazen öyle bir ittila olsa bile o "Bu galiba benim için bir imtihandır." der. Mesleğimiz itibarıyla böyle olması da gereklidir. Bu "hiçbir mazhariyetleri yoktur." demek değildir. Belki mazhariyetlerin aldatmayanı vardır. Hele hususiyle günümüzde pek çok insanın öyle rüyalarla, yakazalarla aldandığı bir dönemde bence en büyük ihsan-ı ilahî odur; insanın kendini sürekli mebdede görmesi. İnsanın kendini yolun başında, başlangıçta görmesi onda sürekli gerilim hasıl eder; tırmanma azmini coşturur, şahlandırır. Aynı zamanda onu fahirden, kendini beğenmeden, bir şey olma mülahazasından da uzak tutar. Böylece o başka şeylere de talib olmaz. Allah onu müşir (general) yapar da fakat o hiç farkında değildir; kendini nefer olarak görür. Önüne bazen ekstradan çerezler saçılan bir nefer gibi görür. Halis olduğu zamanlar da "ben bunları istemiyorum" der. İnsan her zaman ihlasa bağlı olabilse bile bazen çok hâlisâne zamanlar yakalayabilir. Öyle ki, insan, dünyada verilebilecek en büyük payelere karşı dahi kapanır ve "O'nun rızası dışında hiçbir şey istemiyorum, hiçbir şey" der. Cennetin kapılarını açsalar, hurileri gösterseler de "istemiyorum" der. Bunu bizim gibi mübtedîler bile bazen hissedebilir. Çünkü vicdan bunları hissedebilecek mahiyette yaratılmıştır. Ben halimden memnunum. Mübtedîlik hoşunuza gidiyorsa siz de dilekçe verir orada kalırsınız. Dualarınız birer dilekçe olsun, "Allahım mebde'de, müntehadakilere mahsus halisane amele bizi muvaffak eyle; fakat, -bahtına düştük- bizleri kalben hep mebde'de tut." ÖZETLE 1- İnsanlar bütün bütün değişmez de değildir. "Hiç değişmez" derseniz peygamber göndermenin bir anlamı olmadığını da iddia etmiş olursunuz. 2- Genel manada "Ben değişmem, mahiyetim bu, Allah beni böyle yaratmış" diyen insan kendine mazeret arıyor demektir ve bu söz katiyen doğru değildir. 3- İrşad erleri belli ölçüde payelerini bilirler; çünkü onlar pek çoğu itibariyle, mahviyete kilitlendiklerinden dolayı "Benim üstümde daha çok mesafe var." derler.
İbadet yapmakla birlikte günah işleyen kişinin durumu Zayıf olsa da içki içenin ibadetinin makbul olmayacağıyla alakalı bazı hadisler vardır. Bunun gibi haset eden bir insanın amellerinin yanıp gideceğiyle alakalı rivayetler de vardır. Zannediyorum günah işleyenlerin ibadetlerinin kabul olmayacağını düşünenler bu kabil şeylere dayanarak öyle konuşuyorlardır. Günah işlerken, aynı zamanda ibadet ü taatte bulunan bir insanın büyük bir kaybı söz konusudur. Ancak bu kaybı, ibadeti kabul olmayacak şeklinde ifade etmemek gerekir. Mesela namaz kılıp açık gezen bir kadın, namaz kılıp faiz yiyen bir insan veya namaz kılıp da rüşvet alan bir insan namaz kılmakla Allah'a karşı vazifesini yerine getirmiş olur. Ancak o kimsenin bütün ibadet ü taati bir araya geldiği zaman, Cenab-ı Hakk'ın öyle hususi bir lütfu vardır ki o lütuf her şeyin tamamiyetine mahsus olur ve öyle davrananlara verilir. Böyle bir lütuf, insanın yaptığı bir ibadeti binlere iblağ da edebilir. Yani insan ibadet adına yere bir dane atar, o on başak verir. Bazen bu on başak yetmiş, bazen de yetmiş bin olabilir. İşte haram içinde olup bununla birlikte ibadet yapan bir kimse Allah'ın böyle hususi bir lütfunun ifadesi olan bu türlü eltaf-ı sübhaniyeden mahrum kalır. Bir insanın ahirette başkasına vereceği varsa, ibadetin aslından hasıl olan sevabı onun elinden almak suretiyle onu o ceremeden ve alacaklıların elinden kurtarabilir. Ancak hiçbir zaman Allah'ın lütfu olarak kendisine verilen bu hususi ihsanat ve atiyyeler onun elinden alınmaz ve başkasına da verilmez. Daha açık ifade edeyim. Mesela bir insan sadaka verdi veya bir gece halisane iki rekat namaz kıldı. İki rekat namazın karşılığında iki rekat sevabı vardır. Ama o, sair ibadet ü taatı, mazbut ahlak ve diyanetiyle Allah'a öyle bir kurbiyet kazanır ki Cenab-ı Hak, bu kurbiyeti onun hesabına değerlendirerek iki rekatını bin rekat kadar değerlendirir. Bazen bu, Ramazan'ın mübarek geceleri veya Kadir gecesi gibi gün ve gecelerde yetmiş bin bile olabilir. İşte bu tür fazlalıklar bir atâyâ-i ilahidir ve mahfuzattandır. Öyle ki öbür alemde birine sevap verme mecburiyetinde kalındığı zaman alacaklıya temel sevaptan verilir de atâyâ-i ilahi olandan verilmez. Çünkü o ekstra bir ihsan-ı ilahidir Favori olarak ekle (19) | Görüntüleme sayisi: 257
Sadece sitemizin üyeleri yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
