






| Zenginlik zühde mani değildir |
|
|
|
Aslında, bir insanın zühdü tercih etmesinde ve hayatını zâhidâne bir çizgide götürmesinde bir mahzur yoktur. Bilakis, lüks hayatın, rahat ve rehavetin tehdit edici yanları vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar dinlemez, fısk-u fücura devam ederler. Bu sebeple, o belde hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz." (İsrâ, 17/16) buyurmaktadır. Demek ki, lükse alışmış, sefâhate düşmüş, keyif sürmeye müptela, hayvaniyet ve cismaniyet hapsinde mahkûm kimselerin varlığı, içinde bulundukları toplum için bir sebeb-i felakettir. Çünkü onlar sadece son model arabalar, yatlar, villalar ve yalılar hayal etmek, bunlara sahip olmak ve zevkten zevke koşmaktan başka bir şey yapmazlar. Hatta cismanî ve hayvânî zevklerini tatmin yolunda vicdana zarar olmadık tavizler verirler. Lükse düşkünlük esaret sebebidir Evet, insan şahsı adına zâhidâne bir hayatı tercih edebilir; kût-u lâyemûtu (hayatını devam ettirecek, belini dik tutacak kadar bir yiyeceği) ve eski-püskü, yamalı bir hırkayı kâfi görebilir. Nitekim bu anlayışı meslek edinen insanlar da olmuştur. Dahası, böyle bir hayat felsefesi, Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in bazı ifadelerine de dayandırılabilir. Mesela, Beyan Sultanı, "Dünyada bir garip, yahut bir yolcu gibi ol, nefsini kabir ehlinden say!" nasihatında bulunmuş ve "Benim dünya ile ne alakam olabilir ki?!. Şu yeryüzündeki halim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun haline benzer." buyurmuştur. İşte, bazıları, meseleyi sadece bir yanıyla değerlendirerek, burada bir misafir gibi yaşama ve dünyanın cazibedâr güzellikleriyle hiç oyalanmama esasını benimsemişlerdir. Belki Cenâb-ı Hak'la münasebetleri açısından istidat ve kabiliyetleri, idrak ve ufuk seviyeleri de öyle bir meşrebe meyletmelerini gerektirmiştir. Fakat onların bu hali sübjektiftir (şahsî, ferdî ve dar bir daireye aittir). Objektif (küllî, afakî ve kuşatıcı) olan Seyyidü'l-Mürselîn'in hali ve yoludur; Hulefâ-yı Râşidîn (radiyallahu anhüm ecmaîn) efendilerimizin meslekleridir. Bu geniş caddenin sâlikleri, şahısları adına az yeme, az içme, hayrete varma, fânî olma ve böylece O'nu bulma istikametinde hareket edebilirler; ancak, hey'et-i umumiyeye bakan yanları itibarıyla, fakr ü zarureti, yokluk ve sefaleti, güçsüzlük ve acizliği asla kabul etmezler. Milletin geleceği söz konusu olduğunda, ehl-i küfrün vesâyetine düşmemek için siyasî, iktisadî ve kültürel sahaların hepsinde azami gücü, kuvveti, zenginliği yakalamanın gereğine inanırlar; aksi halde, başkalarının mahkûmu olmayı kaçınılmaz görür ve bunu da İslam'ın kaybı sayarlar. Aslında, ne zenginlik ne de diğer dünyevî imkânlar zühde mani değildir. Elverir ki, insan dünyanın mahkûmu olmasın ve dünyevîliklere karşı hâkimiyetini korusun. Zaten, zühdün özü ve usaresi, -Nur Müellifi'nin ifadesiyle- dünyayı kesben değil, kalben terk etmek ve dünya umurundan kaybettiğine üzülmemek, kazandığına da sevinmemektir. Bu açıdan çok varlıklı ama aynı zamanda zâhid bir kul olmak her zaman mümkündür. O zeytinyağını nereden aldın? Vâkıa, Medîne'nin Gülü Varlığın Özü Efendimiz, kalbi zühde göre programlandığı halde fakirlerden fakir yaşamayı tercih etmiş ve ömrünü hep zâhidâne geçirmişti. Zirâ O, ümmetine ve hususiyle de irşad erlerine misâl olma mevkiinde idi. Bundan dolayı, hayatını en fakirâne bir çizgide sürdürmüştü.. sürdürmüştü ama ümmetinin fakr u zaruretine asla razı olmamış; ashabını çalışıp kazanmaya, güçlü bir toplum meydana getirmeye teşvik etmiş ve onları el açan değil el uzatan insanlar olma ufkuna yönlendirmişti. Rehber-i Ekmel'den derslerini alan Ashab-ı güzîn de aynı çizgiyi takip etmişlerdi. Mevlânâ Şiblî'nin anlattığına göre; Hazreti Ömer (radiyallahü anh), dört bir cephede hasımlarıyla hesaplaşırken, onca at ve onca deveyi harp meydanına sevk ediyor ama bununla beraber harbe iştirak etmeyen binlerce atı da hazır bekletiyordu. Meselâ, Medine civarındaki çiftliklerde savaşa hiç katılmamış asil Arap atlarından tam kırk bin tane, Suriye civarında da yine aynı sayıda at besleniyor ve yedekte tutuluyordu. Fakat milletinin selameti ve istikbali için askerî gücünü bu denli kavî tutan ve o büyüklükte bir sermayeye sahip olan Seyyidina Ömer, günde belki sadece bir defa ekmeğini zeytinyağına banıyor, yiyecek olarak onunla iktifa ediyordu. Adalet timsali Ömer Efendimiz, bir gün hanımının, saçlarına zeytinyağı sürmüş olduğunu görüyor. Saça sürülen zeytinyağı kaç para eder! Fakat bu, Ömer hassasiyeti.. Sormadan duramıyor: "O zeytinyağını nereden aldın?" diyor. Hanımı, "Hani, fakirlere yağ dağıtmak için kullandığın kazanlar vardı ya.. işte onlardan biri henüz yıkanmamıştı; o kazanın dibinde kalan yağı kullandım." cevabını veriyor. Hazreti Ömer, bu cevaptan hiç memnun olmuyor ve "Millete ait zeytinyağını nasıl kullanabiliyor, onu saçlarına ne hakla sürüyorsun?" diyerek bu hoşnutsuzluğunu dile getiriyor. Tertemiz yaşantısıyla ilk halifelere ve hususiyle de adaletin temsilcisi Hazreti Ömer'e çok benzeyen Ömer bin Abdülaziz de, ekonomisi ve siyasi istikrarı bozulmuş bir devletin başına halife seçiliyor. Allah'ın izni ve inayetiyle, iki buçuk senede başkalarının otuz yılda yapamayacakları hizmetleri yapıyor. Öyleki, onun icraatları neticesinde Türkiye'den kat kat büyük bir devletin hazinesi dolup taşıyor. Bir gün, maliye nâzırı gelip "Efendim, hazinemiz haddinden fazla dolu; harcamalarımızın çok üstünde gelirimiz var. Bu imkânı nasıl değerlendirmemizi istersiniz?" deyince, "Halka zekât dağıtın ve muhtaç kimse bırakmayın." diyor. Bir süre sonra maliye nâzırı tekrar gelip, "Efendim, neredeyse herkes zekât verecek hale geldi ama hâlâ fazlamız var; yapmamızı istediğiniz bir iş varsa emrinize âmâdeyiz!" diyor. Ömer bin Abdülaziz, "On beş yaşına girmiş, rüşt çağına ermiş herkesi evlendirin; gençlere ev kurmalarında yardımcı olun." mukabelesinde bulunuyor. İşte, ülkesini ve halkını öyle bir zenginlik ve refah seviyesine yükselten insan, kendi adına ise zühd yolunu tercih ediyor. ÖZETLE 1- Lükse alışmış, keyif sürmeye müptela kimselerin varlığı, içinde bulundukları toplum için bir sebeb-i felakettir. Çünkü onlar cismanî ve hayvânî zevklerini tatmin yolunda olmadık tavizler verirler. 2- Bu geniş caddenin sâlikleri, şahısları adına az yeme, az içme istikametinde hareket edebilirler; ancak, hey'et-i umumiyeye bakan yanları itibarıyla, yokluk ve sefaleti, güçsüzlük ve acizliği asla kabul etmezler. 3- Aslında, ne zenginlik ne de diğer dünyevî imkânlar zühde mani değildir. Elverir ki, insan dünyanın mahkûmu olmasın. Zaten, zühd dünya umurundan kaybettiğine üzülmemek, kazandığına da sevinmemektir.
Evet, Allahu Ekber ile insanları camiye davet eden ses, en kudsi bir sestir. Aynı zamanda, "Siz namaza çağırdığınız zaman onlar o çağrıyı eğlence ve alay konusu yapıyorlardı." (Mâide, 5/58) ve "Ey Müminler! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman hemen Allah'ın zikrine koşun." (Cuma, 62/9) ayet-i kerimelerinde geçen "çağrıldığınız zaman" ifadelerindeki "nidâ" kelimesiyle de işâri olarak ezanın kasd edildiği ifade edilmiştir. Hadis-i şeriflere gelince, Buhari, Müslim, Ebu Davud ve daha pek çok hadis kitabı ezan-ı Muhammedi'den bahseder. Müslümanlar, Medine'ye hicretin birinci yılında birbirlerini "es-Salâ es-Salâ" veya "es-Salâtü câmiatün" şeklinde namaza davet ederlerdi. Ancak bu şekildeki bir çağrı çok defa yeterli olmuyor ve uzakta oturanlar bu sesi duymadıkları için namaza yetişemiyorlardı; dolayısıyla da mü'minlerin bir araya gelmesi sağlanamıyordu. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabı toplayarak namaza çağırmak için nasıl bir yöntem kullanmak gerektiğini onlarla istişare etti. Bu konuda sahabiler farklı teklif getirdiler. Bazıları çan çalalım, bazıları boru çalalım, bazıları da ateş yakalım teklifinde bulundular. Ancak bunların hiçbiri ma'kul bulunmadı ve kabul edilmedi. Bazı sahabiler tarafından teklif edilen bayrak dikme meselesi de uygun görülmeyince o gün için ortak bir karara varılamadı ve toplantı sona erdi. Abdullah b. Zeyd de diğer sahabiler gibi üzüntüyle evine dönmüş ve yatmıştı ki rüyasında bir zatın kendisine bilinen ezanı talim ettiğini gördü. Gördüğü rüyayı sabahleyin Efendimiz'e anlattı. Aslında aynı gece onunla birlikte başkaları da aynı rüyayı görmüşlerdi ki bu rüyalarda öğretilen ezanda değişiklik yoktu. Hz. Ömer de aynı rüyayı görenler arasındaydı. Allah Resulü her birini dinledikten sonra Hz. Zeyd'e dönerek, "Gördüğünü Bilâl'e öğret. Ezanı Bilal okusun. Onun sesi seninkinden gürdür." buyurdu. Namaz vakti gelince Hz. Bilal Medine'nin en yüksek yerine çıkarak gür sesiyle ilk ezanı okudu. O gün-bugün okunan ezanı... Allah (cc) kıyamete kadar o ezanın sesini kısmasın... Böylece bir bakıma rüya ile bir bakıma da Resûl-i Ekrem'in tasvip buyurmasıyla ezan, mevcut şekliyle sübut buldu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinde hep böyle devam etti ve etmeliydi de.. Zira "mevrid-i nasta içtihada mesağ yoktur." fehvasınca kimse bu mevzuda içtihad edemezdi ve yeni bir hüküm veremezdi. Çünkü bunun altında Resûlullah'ın tasdiki vardı...
Favori olarak ekle (3) | Görüntüleme sayisi: 110
Sadece sitemizin üyeleri yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
