
Dolunayla, etrafa gümüşi bir aydınlık yayıldı… Yıldızların parlaklığıyla bütünleşen lacivert bir aydınlık vardı gökyüzünde. Cırcır böceklerinin seslerine arada bir uzaklardan gelen köpek havlamaları karışıyordu. Ürperdiğini hissetti. Gün boyu adını koyamadığı, içini daraltan sıkıntılarla uğraşmıştı. Kaygılıydı. Kendisini teselli edecek bir sığınak arıyordu. Bir dost arıyordu rûhunu ısıtacak. Bir yoldaş arıyordu yıldızların esrarına gönül gönüle yolculuk edeceği. Yoktu…
Kışları şehirde oturuyordu. Fakat yazın gelmesini dört gözle beklerdi. Şehrin gürültüsünden ve insanı yoran hareketliliğinden bir an önce kaçmak isterdi. Çocukları nazlanırlardı köye gitmemek için. Alışmışlardı şehre. Devir kendi devri değildi, farkındaydı. Şimdiki çocuklar, yosun tutmuş kayalardan kına yapmanın zevkini bilmezdi. Çiğdemi, nevruzu bilmiyordu çocukları… Kocası yazları köye pek uğramazdı. Bu yıl kayısılar olmayınca büyük oğlu da şehirde kendince kaçamak uğraşlar bulmuştu. İşlerinin yoğunluğundan komşularıyla da pek fazla ilişki kuramıyordu. Evler de birbirine uzaktı. Herkes kayısı bahçelerine inşa etmişti evlerini. Her istediklerinde gidip gelemiyorlardı birbirlerine. Gecenin aydınlığının aksine, bir kasvet vardı içinde. Uyuyamıyordu.
Gözlerinde ürkek, fersiz bakışlar hâkimdi. Kalın siyah kaşları, kırılganlığın resmi gibiydi. Yarı açık gözkapakları, acının harmanında yoğrulmuşluğu yansıtıyordu. Kenarları iğne oyasıyla işlenmiş eşarbını biraz gevşetti. Gözü, masadaki saate ilişti. Saat gecenin on ikisiydi. Biraz rahatlarım düşüncesiyle kalktı, abdest aldı. Gün boyu derede çimip de üşüten oğlu boğuk boğuk öksürdü. Yüzünü kurulamadan gitti, oğlunun açılan üstünü örttü. Tek odalı evde liseyi yeni bitiren kızı ve on üç yaşındaki oğluyla kalıyordu… Odada üç sedir vardı. İkisi pencerelerin önündeydi. Birisi de kapının sağına konmuştu. Buzdolabı da kapının solundaki boşluktaydı. Mutfak dışarıdaydı. Kayısıları islimledikleri yer ile ev arasına derme çatma bir şeyler döşeyip bu arayı da mutfak hâline getirmişlerdi.
Kocası ya da büyük oğlu olduğu zamanlar, kendilerini daha güvende hissederlerdi. O zamanlar damda yattıkları da olurdu. Ailecek seviyorlardı damda yatmayı. Çocuklar, uyuyana kadar gece boyunca kayan yıldızları sayarlardı. Şimdiyse yazın aşırı sıcağından bunaldıklarında odanın iki penceresini açmakla yetiniyorlardı. Pencerelerde demir parmaklıkların olması, yalnızlıktan kaynaklanan tedirginliklerini biraz olsun azaltıyordu.
Abdestle biraz kendine geldi. İçindeki sıkıntıların daha da azalması için arka bahçeye bakan pencerenin kenarındaki cevşeni alıp okumaya başladı. Daraldığı ve bunaldığı zamanlarda en iyi teselli pınarı cevşendi kendisi için. Her zaman hiç aksatmadan okurdu. Sıkıntılı zamanlarında daha fazla ihtiyaç hissettiğinden, daha çok okurdu. Giriş kısmındaki yazıyla başladı. “Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme Cebrail aleyhisselâmın vahyile getirdiği ‘Zırhını çıkar, bunu oku!’ dediği gayet yüksek ve çok kıymetli bir münacat-ı Peygamberiyedir ki; Zeynel Abidin radıyallahu anhadan tevatürle rivayet edilmiştir.” Rûhunu okşayan kelimelerle rahatladığını hissetti. Kısık bir sesle okuyordu. Dudaklarından dökülen kelimeler, gönlüne taze bir bahar esintisiyle yöneliyordu. Titreyen dudaklarıyla kelimelerin hakkını vererek okumakta zorlanıyordu.
“Subhaneke lâilahe illa entel emanü’l emânü hallisnâ minen-nâr…” Bir yamaçtan hafif hafif aşağı doğru sızan su gibi, gözyaşları da yanaklarından süzülmeye başladı. Bir an durdu. Gözlerini kapadı. Sıkıca kapadığı gözlerinden boşalan yaşlardan sonra, buğulanan gözlerle tekrar okumaya başladı. Dolunayın ışığı, cennet ağacı dedikleri kayısı ağacının yapraklarından sızarak pencereye yansıyordu. Hafiften esen rüzgâr, yaprakları kımıldattıkça oynaşan küçük parıltıların aksi düşüyordu cama.
Cevşeni tekrar pencerenin kenarına koyarken içindeki sıkıntıların da gittiğini hissetti. Dolunayın cama yansıyan parıltılarıyla evin içi daha bir aydınlanıyordu. Taze bir parlaklık hissediyordu yüreğinde. Pencerenin önündeki sedirde biraz oturup kızının cennet ağacı adını koyduğu kayısı ağacını seyretmeye başladı. Kızı, rüyasında nur yüzlü bir ihtiyar görmüş. O nur yüzlü ihtiyar: “Bu ağaç, cennet ağacıdır kızım…” demiş. Kendisi de yorumlamaya çalışmıştı kızının rüyasını. Geçen yazdan beri, komşu çocuklarına bu ağacın altında Kur’an öğretiyordu. Olsa olsa bu rüya, Kur’an’ın bereketini taşıyordur, demişti. Evet, Kur’an’ın bereketi…
Nimet Hanım, kırk beş yaşında Kur’an kursuna gitmek istemişti. Artık çocuklarım büyüdü, ben de Kur’an okumamı ilerletirim diye düşünmüştü. İlkokul diploması olmadığı için kaydını yapmamışlardı. Sırf Kur’an kursuna kaydını yaptırabilmek için, ilkokulu dışarıdan bitirmişti. Kendisi Kur’an’ı tecvidiyle okumayı öğrenince etrafındakilere de öğretmeye başlamıştı. Ne kadar çok işi olursa olsun, Kur’an öğretmekten taviz vermiyordu. Günün en bereketli saati olarak görüyordu bu zaman dilimini. Yüzüne bir aydınlık yayıldı. Hatıralarla içindeki huzurun arttığını hissetti. Kapısını çaldığı her hatıra, ipekten bir bohça gibi renk renk ümitler sunuyordu. Derenin şırıltısıyla birlikte, kayısı ağaçlarının ıslak serinliği doluyordu içeriye. Artık köpek havlamaları da duyulmuyordu. Cırcır böceklerinin sesi azalmıştı. Arada bir kurbağaların yorgun sesleri yayılıyordu geceye. Kâinatın Efendisi için zırhtan da kıymetli olan cevşenin koruyuculuğunda uykuya çekildi.
Uykunun kollarında rüya iklimine kanat çırpmaya başladı… Gece, en taze duygularla yorumlanmaya açık rüyaları besliyordu koynunda. Ve gece, zülüflerinde güneş aydınlığını taşıyordu başak sarısı. Son bir iki yıldır çok fazla rüya görmeye başlamıştı. İçini boğan bunaltan sıkıntılar, ailesinin ve dostlarının durumu ve yaşanan güzellikler bir şekilde yansırdı rüyalarına.
***
Kızının “cennet ağacı” dediği, Kur’an’ın soluğuyla beslenen kayısı ağacının dibinde, dökülen kayısıları gün kuruluğu için topluyordu. En yakın komşusu Hatice kadın, telaşla yanına geldi. “Nimet abla, Nimet abla, sen burada durmuş kayısı topluyorsun ama evinize doğru bir sürü hırsız gidiyor!” dedi. Hatice kadının telaşıyla alay eder gibi onun yüzüne baktı. Hafifçe tebessüm ederek: “Onlar bizim eve doğru gitse de içeri giremezler.” deyip elindeki kayısıları kasaya koydu. Başını kaldırıp da eve bakmadı bile.
Bu sözlerden sonra telaşı şaşkınlığa dönüştü Hatice Kadın’ın. Daha bir dikkatle baktı Nimet Hanım’ın yüzüne. Hiçbir korku emâresi yoktu. Bakışlarını sonra da eve çevirdi. Gerçekten de gidenler eve giremiyordu. Yaklaşan düşüp ölüyordu. Komşusunun yüzündeki tuhaflığı ve artarak devam eden heyecanı görünce dönüp kendisi de baktı. Evi bir camekân içinde duruyordu. Gelen hırsızlar, göremedikleri camekâna çarpıp yere düşüyorlardı.
***
Sabah ezanı okunuyordu… Ezan sesini duyar duymaz gözlerini açtı. Terlemişti. Kalp atışlarının hızlandığını, soluk alışverişlerinin sıklaştığını fark edebiliyordu. Kalktı, bir bardak soğuk su içti. Rüyayı düşündü. Hayırdır inşallah, deyip rüyasını bir kere daha baştan sona hatırlamaya çalıştı. Ve sonra da: “Allah’ım, görmüş olduğum rüyanın ve şeytanın şerrinden sana sığınırım.” dedi kısık sesiyle. Namaz için hazırlık yaparken zihni, rüya ile meşguldü; tesirinden kurtulamıyordu. Namaza çocuklarını da kaldırmak için yanlarına gitti. Oğlu kalkmakta zorlanıyordu. Elini oğlunun alnına koydu, ateşi yoktu. Parmakları oğlunun saçlarında dolaşırken, “Hadi oğlum, bak bir şeyin kalmamış. Hadi kalk, namazın geçmesin yavrum.” diyerek onu da namaza kaldırdı.
Çocukları abdest hazırlığı yaparken kendisi de huşu içinde namaza durdu. Namaz sonrası kerahet vaktinde yatmazdı. Gider bahçeyle, kayısılarla uğraşırdı. Göğlükler arasındaki ayrık otlarını yolardı. Bazen de su sırası kendilerine geldiyse eskiden büyük oğlunun yaptığı sulama işini yapardı. Bu sefer, rüyanın da etkisiyle, cennet ağacının yanına gitme isteği uyandı içinde. Arka bahçeye doğru yürüdü. Ufka, güneşin taze ışıkları yayılmıştı. Serçeler rızıklarını aramanın heyecanıyla telaş içindeydiler. Köyün çayırına giden koyun sürüsünden, annelerini güle oynaya takip eden kuzuların tatlı meleyişleri geliyordu.
Evin arkasındaki su arkını geçerken birden irkildi. Pencerenin önünde simsiyah bir yılan duruyordu. Soğuk bir ürperti hissetti. Ne zaman bir yılan görse çocukluğundan beri aynı hissi yaşardı. Kendine geldiğinde dilindeki duaları fark etti. Korku ve tedirginlik hâkimdi benliğine. Önce ne yapacağını bilemedi. Hem pencere de açıktı. Annelik şefkati bütün rûhunu sardı. Arkın kenarında duran bel küreğini hızla yerden aldı. İki eliyle sıkıca kavradı. Yılana yaklaştı. Yerde upuzun duruyordu. Boyu bir metreden fazlaydı. Biraz daha yaklaştı. Tam havaya kaldırdığı kürekle yılana vuracaktı ki, ölmüş olduğunu fark etti. Sonra da sevinç ve şaşkınlık karışımı bir sesle: “Oh, çok şükür Allah’ım!..” diyebildi. Birden gördüğü rüya geldi aklına... Bir, kızının cennet ağacı dediği ağaca baktı, bir de evin bu ağaca bakan penceresine… Ve gece yarısı yatmadan önce okuduğu cevşeni gördü pencere kenarında. “Camekân!” dedi titreyen dudaklarıyla ve ekledi: “Cevşenim, zırhım benim…” Favori olarak ekle (16) | Görüntüleme sayisi: 140
Sadece sitemizin üyeleri yorum yazabilir. Lütfen üye iseniz ön sayfadan sisteme giris yapin veya üye olmak için ön sayfadaki üyelik kismindan 'kayit ol' yazisina tiklayarak ücretsiz üye olun.... Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |