• Narrow screen resolution
  • Wide screen resolution
  • Increase font size
  • Decrease font size
  • Default font size
  • default color
  • red color
Anasayfa arrow Gül'e Dair arrow Makaleler-Denemeler arrow Ümit meriç: "Başucu kitabım, Kur'ân-ı Kerim. Başlayıp, bitirdiğim ve yeniden başladığım tek kitap O!
Ümit meriç: "Başucu kitabım, Kur'ân-ı Kerim. Başlayıp, bitirdiğim ve yeniden başladığım tek kitap O! Yazdır E-posta

 Hayatının neredeyse tamamını okumakla geçirmiş bir insanın, gözünü kapatır kapatmaz hayâlinde satırlar canlanan bir düşünürün evine konuk oldum. Duvarları kâğıttan bir haneye, Türkiye’yi aydınlatan; münevver, müşfik, mütevazı ve sevgi dolu bir insanın evine… Bir sosyolog olmasına rağmen şimdilerde farklı bir kimliğiyle yeniden keşfediyoruz onu. Tanıyınca “Bir insan hem bu kadar kültürlü, hem bu kadar aydın, böyle tatlı dilli, bir bu kadar misafirperver, mütevazı ve samimi olabilir mi?” diye düşünüyor insan.

 

Hayata yalnızca bakan değil, onu gören, duyan, alıp verdiği nefesler üzerine düşünen, hisseden, hissettikleri ve düşündüklerini anlatırken de etrafındakilerin rûhunda şimşekler çaktıran bir insanla geçen saatlerimi düzinelerce kitaba tercih edebilirim. Ümit Meriç’le, kitap ve okumak eksenli yaptığımız sohbette belki de en iyi anladığım şey, kitabın çeşit çeşit renk ve kalitede hamurlara baskısı yapılan sayfalardan ibaret olmadığı, insanların da eşine rastlanılmayan birer kitap olduğuydu. ‘Merkezi kendisi, çevresi ise bütün kâinat’ olan bu insanın anlattıklarına kulak vermek ve pergelin ucuna takılarak onu ‘okumak’ hepimize iyi gelecek.  

Kitap okumakla hayatı okumak birbiriyle kesişiyor mu, yoksa teğet mi geçiyor?

Kitap okumakla hayatı okumak öyle bir kesişiyor ki; kesişmenin ötesinde bizi Cenâb-ı Hak’la ve kendimizle buluşturacak olan Kur’an-ı Kerim ve büyük rûhların kaleme almış olduğu eserleri okumak hayatla kucaklaştırıyor, aynileştiriyor, birleştiriyor ve varoluşumuzun esbab-ı mucibesini oluşturuyor.

- Kur’an-ı Kerim’in ilk emri mâlûmunuz, “İkra: Oku” olmuştu. Biz de Cenâb-ı Hakk’a soralım: “Neyi okuyalım, Ya Rab?” “Tekrar ikra ve tekrar ikra!” Biz okuma yazma biliyoruz; inşallah ümmi olan bir peygamberin ümmeti olma şerefine de nail oluruz. Okuyarak cahil kalma ihtimali de var. Dolayısıyla neyi okuyacağımızı çok iyi belirlememiz ve sayılı nefeslerimizi israf etmeden, Allah’ın rızasına uygun okumamız lazım. Babamın bir sözü var: “Ben kitaba tapmıyorum, kitabın içindeki insanı arıyorum. Kitabın içindeki ışık, kitabın içindeki inanç, kitabın içindeki nur beni çekiyor.” Esasında okumak, bizatihi kutsanacak bir fiil değil. Okuduklarımız düşünmemizi ve anlamamızı sağlamıyorsa okumanın televizyondaki dizileri seyretmekten çok farkı yok demektir. Abur cubur yemek yemek nasıl sıhhatimiz için tehlikeliyse, faydasız kitaplar okumak da öyledir. Bu durumda insanın sayfalarca gereksiz kitap okumasındansa kendi kendini tanımaya çalışması daha anlamlı. Bir çiçeği seyretmek, gece yıldızlara bakmak ya da en güzeli namaz kılmak… Bence bizi kendimize, kâinata ve Rabbimize ulaştırabilecek olan çok daha sağlam köprüler bunlar. O hâlde kitaba, bizi kendimize, medeniyetimize, kâinata ve ezcümle Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran bir vasıta olarak bakmalıyız.

Üç türlü hayâ vardır denir; kendimizden hayâ duymak, mahlukâttan hayâ duymak ve Yaradan’dan hayâ duymak. Kitap okumalarımızı da bu üçlemeye göre düzenlemek iyi bir program verebilir bize. Evvela kendi kendimizi tanımak için okumamız lâzım. Bu bakımdan ben, son vahiy eseri olan, tahrif edilmeden beşeriyete hediye edilen Kurân-ı Kerîm’in hemen her gün okunmasını çok önemsiyorum. Sadece Arapçasının değil, tefsirinin, en azından mealinin de okunması gerektiğine inanıyorum.

Size bir hatıramı anlatayım. Üsküdar Fethi Paşa, Nacar Sokak’taki evimizin bahçesinde büyük bir elma ağacı vardı. Bu ağacın köklerine ev sahipliği yapan toprak, çok zaman karıncaları da ağırlardı. O zamanlar ben küçük bir çocuktum nihayet ve oraya gider -Allah beni affetsin- kuru bir dalı o güzelim karınca yuvalarının ağzına batırır ve yuvaları alt üst ederdim. O yumuşacık toprak açılınca ortaya ne yollar, ne depolar ve ne muhteşem mühendislik harikaları çıkardı. Bir yerde muntazaman istif edilmiş ot parçaları, bir yerde larvalar, bir başka yerde de kışlık buğdaylar dururdu. Ben de küçük bir kız çocuğu muzipliğiyle o karınca saraylarının damını açar, içinde neler olduğuna bakar bakardım. Sonra da bir koşu kütüphaneme gider, babamın hediye etmiş olduğu karıncalarla alakalı tercüme bir kitabı okurdum. Teoriğini ve pratiğini birlikte yapardım yani.

Kıssadan hisse, kâinatın kitabını, kâinata bakarak okumakta fayda var. Çünkü kâinata yakınlaştıkça Allah’a da yakınlaşacağız. Allah’a yakınlaştıkça da kâinatı kendimize mâl edeceğiz. Aslında biz kâinatın bir parçası değiliz, kâinat bizim bir parçamız. Bunu idrâk ettikçe, kâinatın en derin ve en gizli noktalarına kadar bilgimizle büyüyeceğiz.

“Bütün kitaplar tek bir kitabı daha iyi anlamak için okunur.” prensibinden hareketle şunu sormak istiyorum: Sizin söz konusu tek kitabı okuma seyahatinizde karşılaştığınız ve yolunuzu ziyadesiyle ışıtan kitaplar hangileriydi?

Ben Batılı bir kütüphanenin ortasında büyüdüm. Babamın kütüphanesinde resimli kitap azdı. Benim kitabın gizemli dünyasına her çocuk gibi çocuk kitaplarıyla değil Shakspeare’in üç ciltlik Fransızca eseriyle girdim. O kitabın içinde çok hoş gravürler vardı. O gravürlere baka baka kitap okumanın sırlı dünyasına adım attım. Othello, Hamlet ve Ofelia ile tanıştım ilkin. Okumaya başladıktan sonra Orhan Veli’nin çevirdiği La Fontaine Masalları’nı çok sevmiştim.

Evet, ben önce La Fontaine’i tanıdım. Aradan yıllar geçtikten sonra ise Yunus’u… Yunus, bana “Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır?” diye soruyordu. Bu nice okumaktı ki, Michel Zevaco’nun, Pardayanlar’ını koşa koşa okumuştum. Gerçi genç kızlık kimliğimi ararken Refik Halit’in Nilgün’ü bana çok iyi gelmişti. Sonra Peyami Safalar, Yakup Kadriler de hayatıma girdi. Ardından Rus klasiklerini, Doğu ve Batı klasiklerini okudum. Kısacası babamın hayatına ışık tutan kitaplar, benim hayatıma da ışık tutan kitaplar oldu.

Fakat bahsettiğiniz tek tek kitaba yani secdeye, yani Kur’ân-ı Kerim’e gelmem o kadar kolay olmadı. Bir arayış içindeydim. Giderek azalan bir tatmin içindeydim. Önce namazı, sonra Kur’ân-ı Kerim’i buldum. Namaz öncesinde Amiel adlı İsviçreli bir yazarın günce kitabı, benim kendimle tanışmamda çok büyük rol oynadı, ağrıyan rûhuma merhem sürdü. Dostum kabul ettiğim Ahmet Hamdi Tanpınar da beni çok etkiledi. Kendisiyle tanışamamış olsam da kitapları sayesinde rûhlarımız arasında namütenahi köprüler kuruldu. Amiel ve Tanpınar namaz öncesinde en son okuduğum iki yazar. Kendimi sıfırladığım sıfır olduğum noktam secdeye başımı koyduğum sabahtır. Ama bütün bu sözünü ettiğim yazarlar çevreden başlayıp merkeze doğru derinleşen bir girdap gibi beni secdeye hazırladı.

Bana sosyoloji doktorası verildikten, “Sen artık toplumu tanıdın.” denildikten sonra, henüz kendimle tanışmamış olduğumu fark ettim. Bir saraydayım lâkin en küçük, en karanlık, en kimsesiz odasına kendim oturmuştum. Sarayı tanıyordum ama kendi odamı bilmiyordum. İçinde yaşadığım medeniyetin tarihiyle, hatta medeniyetimizin diğer toplumlar arasındaki yeriyle ilgili bilgilerim ve belirlemelerim vardı belki. Fakat kendi hayatımla, kendi varlığımla ve kendi geleceğimle ilgili sorular orta yerde duruyordu.

Bir sabah ezanında ilk secdeyi yapışım, kendi kendimle tanışmam oldu. Huzurullaha alnımı ilk defa koymam ve ardından kulluğumu idrâk edişim… Tarifsiz duygular… Ben varım ve daha önemlisi, benim bir sahibim var. Bir yaradanım var. “Bana şah damarımdan daha yakın bir sevgilim var.” idrâki… Ardından da bütün İslâmi okumalarımın başlaması… Bana ait olan ama bana ait olduğunu bilmediğim yepyeni bir dünyanın, muhteşem bir kâinatın kapılarının açılışı... Önce Hasan Basri Çantay’ın Kur’ân meâli, arkasından Elmalı’nın tefsiri, Kütüb-i Sitte, Buhâriler, Müslimler, ebû Davudlar, Tirmiziler ve “Kültürden İrfana” doğru yaptığım yolculuğun başlaması, devam etmesi… Çünkü bitmeyen bir yolculuk bu. Rahmetli Muzaffer Ozak Hoca Efendiden muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiye kadar uzanan irfan gökkuşaklarının altından koşarak geçişim…

“Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar, kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.” diyor merhum Cemil Meriç. Toplumuzun kitaba uzak duruşunun sebebi aydınlarımızın topluma ayna tutamaması mı, yoksa toplumun o aynanın karşısına geçememesi mi?

Nüfusumuz artıyor, buna bağlı olarak okuyan nüfusumuz da artıyor. Kitapçılardaki çeşitlilik, aslında okurlardaki çeşitliliğin bir yansıması. Benim çocukluğumda, [1950’lerde] bu kadar çok kitabevi çiçeklenmesi yoktu. Cağaloğlu’ndaki üç beş tane yayıneviyle sınırlıydınız. Şu anda her okura göre servis yapan yayınevleri var, uzmanlaşma var. Özellikle büyük şehirlerde olmak üzere artık hemen her şehirde birkaç yayınevi var. Dünyaya açılan Anadolu burjuvazisi, düşüncede de kendi şehrinden dünyaya açılmaya başlıyor. Okuyucuların sayısının arttığı kanaatindeyim. O kadar çok kitap var ki, okuyucu bazen ne okuyacağını bilemiyor. Demek ki bu kadar çok yayın karşısında şaşıran okuyucuya bir yol haritası vermek ve bir anlamda sahildeki ağzı kapalı şişelerin, hangi sahilde kimler tarafından bulunacağını göstermek gerekiyor.

Burada Cemil Meriç gibi Türkiye’yi aydınlatan ve çok okunan bir kalemin biraz karamsar durduğunu söyleyebilir miyiz?

Cemil Meriç’in yazdıkları, bu toplumda okuyucusunu bulmuştur ve her gün daha çok okur bulmaktadır kanaatindeyim. Yukarıda zikrettiğiniz cümlesini daha çok genel bir serzeniş olarak okumamız gerekir bence. Cemil Meriç, bugün ülkesinin düşünce hayatını elektriklendirmiş, müthiş bir cereyana tabi tutmuştur. Üstelik bu cereyan devam etmektedir. Bu anlamda ben ülkemden çok ümitliyim. Çünkü ülkem Cemil Meriç’i cevapsız bırakmadı. Onun kitapları liselere kadar indi. Ne kadar anlaşılır, ne kadar anlaşılmaz o ayrı bir mesele. Anlamadığını anlaması bile bir merhaledir, bir idrâktir. En azından çıtanın yüksekliğini gören çocuk biraz daha geriye çekilip daha uzaklardan koşarak çıtayı atlamaya niyet eder.

Yayın-Edebiyat dünyasına dair kaygılarınız ve beklentileriniz nelerdir?

Küçülen bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyaya bizim vereceğimiz çok şey var. Yabancı dillerden yapılan tercümelere çok önem veriyorum ama hep yabancı dilden Türkçeye çevrilen bir Edebiyat değil. Türk irfanının da yabancı kültürlere taşınması bu türlü bir tercüme faaliyetinin de başlaması lazım. Çin 2600 yıldır Konfüçyüzmü uyguluyor. Beşeriyetin dörtte biri olan Çin’e bizim irfanımız neden hâlâ taşınmadı? Mesela Hz. Mevlana’nın eserlerinin bütünü neden hâlâ Çince’de yok? Cemil Meriç “Umrandan Uygarlığa,” “Kültürden İrfana” demişti. Ama bizim irfandan kültüre de köprüler kurmamız lâzım. Biz zaten yeterince “kültürlendik”. Ama bizim irfanımızın dünyanın bütün kültürlerine tanıtılması için dünyanın çeşitli ülkelerine bizim köprüler kurmamız lâzım.

Bu anlamda dünyaya açılan Türk okullarını da barış köprüleri olarak değerlendirebilir miyiz?

Mutlaka! Zaten bunlar o irfanın ilk köprüleri. Bazı nehirlerin üzerinde evvela basit asma köprüler kuruluyor. Arkadan bir bakıyorsunuz aynı yerden otoyol köprüleri, tren yolu köprüleri geçiyor. Allah Hoca Efendiden ve bu okullarda hizmet veren, verilmesini temin eden herkesten razı olsun. Bu köprüler, irfanımızı kültürlere bağlayan ilk köprülerdir ve zamanla büyük otoyollara dönüşecektir inşallah. Dünya bize geldiği gibi biz de dünyaya giderek onları hiç bilmedikleri, tanımadıkları güzellikleri ve hakikatleri de göstereceğiz.

Kitaplarla nefes alan bir insanın, Cemil Meriç’in, kitaplara bu kadar sığınmasının sebebi neydi?

Kitaplar Cemil Meriç’in nârını nûra tebdil eylediler. Başka bir şey olamazdı, Cemil Meriç’in olmazsa olmazıydı kitaplar. Mecburdu okumaya. Kendisini aydınlattı, sonra başkalarını aydınlattı. Odun yanar, ıstırap çeker, suyu çıkar, dumanı çıkar, alevi çıkar, ondan sonra nâr-ı beyza olur. Cemil Meriç, bir mustaripti. lâkin Allah ona bu ıstırabını, kor ateşini nûra tebdîl etmeyi nasip etti. Nihayet bu nûrla başka insanları aydınlatmaya devam ediyor. Gerçek aydın da budur zaten.

İbn-i Sina “Uzun ve dar yaşamaktansa kısa ve geniş yaşamayı tercih ederim.” diyor. Siz bir sosyolog ve ülkemizin sayılı münevver insanlarından biri olarak bize ‘geniş ve enine’ yaşamanın ipuçlarını verebilir misiniz?
Ben İbn-i Sina gibi düşünmüyorum. İnşallah uzun ve geniş yaşamak isterim. Ben hayatı seviyorum, nefes alıp vermeyi seviyorum, hayatı seve seve yaşıyorum. Yaşamanın güzelliğinden hakkınca istifade etmeye çalışıyorum. Hayat bir kum saatine benziyor. Ancak kum saatini tekrar tekrar ters çevirme imkânınız varken insana verilen ömür nefeslerle sayılı. O nefeslerin kıymetini bilmek ve hakkını vermek gerekiyor. Hayatı bütün hücrelerimizle görerek, duyarak, severek, anlayarak ve her nefeste Hakk’a daha çok yaklaşarak yaşamalı. Bu da tefekkür etmekle mümkün. Mutfağımızdaki robotla muzlu süt yapabiliyoruz diye basit bir alete ne kadar minnettar kalıyoruz. Peki ya sol göğsümüzün altında atıp duran ve bizim hayatta kalmamızı sağlayan et parçasına bu kadar minnettar kalıyor muyuz? Elimizi göğsümüzün üstüne koyup “Ey kalbim, sana çok teşekkür ederim. Sen Allah’ın emriyle çarptıkça benim bedenim yaşamaya devam ediyor.” diyor muyuz? Onu sevip okşuyor muyuz? Bunların kıymetini keşfetmek, hakkıyla şükretmek, hayattan aldığımız lezzeti artırıyor. Hayatımızı geniş yaşamamızı sağlıyor.

“Bir günü bir gününe eşit olan ziyandadır.” buyuruyor Peygamber Efendimiz. Kulluk da böyle değil mi? Bir namazı bir namazı ile aynı olan, bir önceki secdesi bir sonraki secdesiyle aynı kalan namazı geçiştiriyor demektir. Amerika’dan gelirken yanımda getirdiğim en büyük kazancım belki de Hoca Efendi’nin arkasında kıldığım namazlarda rükûnun uzun olmasından aldığım lezzet oldu. Bu, secdelerimden aldığım lezzeti de artırdı. Ben de şimdi bunu kendi namazlarıma taşımaya çalışıyorum. Hepimiz için her an tefekkürle hayatı ve idrâkimizi genişletme meselesi devam ediyor.

Depremin 3. gecesi bir karar veriyorsunuz. Ve verdiğiniz bu kararla birçok şeyi bir kenara itiyorsunuz. O gece aldığınız karar gayri iradi ve bir anlık kalp vurgunu mu, yoksa daha önceki okumalarınızın bir sonucu muydu?

Kalp vurgunu denebilir. Böyle bir yönü var ancak bu niceliksel değişimin niteliksel dönüşümü netice vermesi gibi bir sürekliliğin sonucu. Yani yüz dereceye kadar kaynatılan bir suyun buhar olması gibi… Mesele bir noktaya kadar taşınınca artık eski hâliyle kalamıyor. Ben kararımı verip emekliye ayrılıp başımı örtmeden önce de ehl-i secde bir insandım. Tabii bunda okumalarımın da tesiri büyük.

Peki son okuduğunuz kitabı öğrenebilir miyiz?

Tek bir kitabı okumaktan çok, o sıralar yoğunlaştığım konu üzerine birden fazla kitabı takip etmeyi tercih ediyorum. Şu sıralar İstanbul Büyükşehir Belediyesi için “Seyahatnamelerde ve Sefâretnamelerde İstanbul” başlıklı bir kitap hazırlıyorum. 2000 yıl boyunca İstanbul’a Doğu’dan, Batı’dan, Kuzey’den, Güney’den gelen yabancılar onu nasıl gördü, onda neleri gördü… Bunu araştırıyorum. Peygamber müjdesiyle bizim olan bu şehrin, başka ‘ben’lerin aynasına düşmüş akisleri, benim aynamdaki İstanbul akislerini de zenginleştiriyor. İstanbul zenginleştikçe ben de zenginleşiyorum. Aynı tesir umarım kitabın müstakbel okuyucuları üzerinde de kendini hissettirir.

Başucu kitabınızı da öğrenmek istesek…

Dönerek okuduğum başucu kitabım, Kur’ân-ı Kerim. Başlayıp bitirdiğim ve yeniden başladığım tek kitap  o...


Favori olarak ekle (16) | Görüntüleme sayisi: 159

Bu yaziya ilk yorumu yazin
RSS yorumlari

Sadece sitemizin üyeleri yorum yazabilir.
Lütfen üye iseniz ön sayfadan sisteme giris yapin veya üye olmak için ön sayfadaki üyelik kismindan 'kayit ol' yazisina tiklayarak ücretsiz üye olun....

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >

Olimpiyatlar

Muhteşem Olimpiyatlar sonuçlandı

yemek tarifleri sitemiz açıldı

Cevşen-ül Kebir

Cevşenül Kebir okumak için tıklayın

Günün Sözü

gulzara.net - gül ü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz. | En güzel gül resimleri, gül şiirleri, gül bahçesi... gulzara.net - gül ü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz. | En güzel gül resimleri, gül şiirleri, gül bahçesi... - gulzara.net - gül ü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz. | En güzel gül resimleri, gül şiirleri, gül bahçesi...

Siteye davet et

 50 Mesaj Kaldı
Dostlarınız

bu sitede sigara içmek yasaktır