Bunlardan biri eşi başörtülü olduğu için Ahmet A. ve ailesini otellerine alamayacaklarını deklare eden Bodrum Mavi Kumsal Oteli; ve muhtemeldir ki onun iyi bir tatilin yolu ayrımcılığın kalbinden geçer zihniyetindeki müşterileri, dar dairede yaşam alanlarını sen, ben, bizim çocuklar ilkesi etrafında örgütlemiş, "biz anca bize benzeyenle yaşarız" diye diye hepsi birbirine benzemiş, sıkı 'cemaat(!)' üyeleri. Diğeri ise bütün dünyaya; dünyanın içindeki kardeşlik potansiyeline bakmak ve onu kucaklamak gibi bir vizyon, bir adanış içinde olan adamlar. Ne gariptir ki sık sık 'cemaatçi' ithamıyla tukaka edilenler de onlar. Mavi Kumsal tasavvuru bütün şubeleriyle, hayatının merkezine ehl-i keyf bir 'ben' koymuş, buna rağmen gergin ve nereden bir arıza çıkacak da ağzımın müstakbel tadı kaçacak telaşında, tatilde bile rahat değil, rahat olamayacağının da bilinciyle ortamını süper hijyenik bir laboratuvara dönüştürme gayretkeşliği içinde. Diğeri, arzın her yeri aynı derecede değerlidir, insan olana bütün dünya memlekettir demiş; almış başını gitmiş Vietnam'da, Endonezya'da, Tanzanya'da, Kamboçya'da, Ukrayna'da Türkçe öğretiyor, bir yandan da onların dilini/kültürünü öğrenip kendine bir şey katıyor. En azından 'tek bir kültür var, o da Hollywood'un anlattığı' ön kabulüyle zehirlenmiş bir dünyadan ayrılıp gerçekliğin içine akıyor, fena mı? Hiçbir 'hijyen' kaygısı gütmüyor, en öldürücü mikrobun 'nefs' denilen sirenin sesine kapılıp gitmek, en onulmaz hastalığın enaniyet ve yekdiğerine üstünlük taslama olduğunun farkında. Kullandığı dili ve kültürünü gittiği yerdeki insanları 'kendine benzetmek' için değil, kıymetli bulduğu bir farkındalığı paylaşmaya dair bir his taşıdığı için aktarıyor. Çalışırken kendisi de değişiyor, başka biri oluyor, Yüzlerce öğretmen... Sonra, Erkan Çağıl örneği var bir de. Tanzanya'da okul arsası ararken bir trafik kazasında can vermiş. Siyah incilerim dermiş Tanzanyalılara. O kadar 'oralı' olmuş ki, Tanzanya'ya gömülmek istemiş. Eşi Arzu Çağıl, Tanzanya'da hâlâ; oğlu Haluk daha 12 yaşında, babasının vizyonunu ayniyle sahiplenmiş, orada bir üniversite açacağını söylüyor. Bu, herhalde ne Avrupalı oryantalistlerin ne de emperyalizmin vizyonudur. Emperyalizm demek, satmak için söktükleri ağaçların yerine gizli gizli yenisini dikmeye yeltenen beyaz adama, diğer beyaz adamın dehşet içinde müdahale etmesidir çünkü. 'Ne yapıyorsun sen?' diye telaşla bağırır adam, 'Burada, burada kalacak bir şey mi bırakıyorsun?!.' İnanmayan, kendisini kadın hareketine ve sömürgeciliğe isyan etmeye adamış olan Dorris Lessing'in 'Türkü Söylüyor Otlar' adlı kitabını okusun. Türkçe Olimpiyatları, herhalde Türk okullarının başkalarından medeniyet öğrenmek yerine, kendi medeniyetini başkalarına taşımak ve o medeniyeti hegemonik bir kibirle değil, gönüllülük esasına göre paylaşmak konusundaki bir niyetin ifadesidir. Vietnamlı çocuklara zeybek oynatmak, Vietnam Türk olsun diye değil, farklılıklardan ve kontrastlardan ille de zıtlık, ille de düşmanlık doğmayacağını; bilakis farklı olana duyduğumuz meraktaki heyecanın yekdiğeri için kardeşlikten başka bir temaya gereksinmediğimizi göstermek. Kendine kumdan kaleler yapıp, kurtarılmış bölgelerinde çılgınca güneş yağı tüketenlere duyurulur. Dindarlığından yahut muhafazakârlığından nefret ettiği kitleleri 'bunlar kapitalist, emperyalizmin kölesi bunlar' gibi cümlelerle malul göstermeye çalışanlara da hatırlatmak lazım. Söyleyecek sözü olanı sınır aşırı uzama, ulus ötesi vizyona ve belki global paratonerlere zorlayan ya da teşvik eden, her zaman yerli despotlar olmuştur. Bu despotlar, sebep oldukları şeylerle hem teşekkürü hem de en galizinden ağır bir sitemi hak etmektedirler. Biz ilkini tercih edelim. |